Başlık maşlık yok, bam bam bam
8 Ağustos 2018 Çarşamba
İlk yazımda Osmanlı’nın çöküş dönemlerinde dinin bozulmaya başladığından bahsetmiştim. Şimdi bunu anlatıcam. Ondördüncü yüz yılın Avrupa’nın karanlık çağ dönemi olduğunu belki biliyorsunuzdur. Ülkenin kontrolü din adamlarındaydı ve en zengin olanlar yine onlardı. Halk ise fakirdi. İncil, Zebur gibi kitaplar İbraniceydi. Halk onu anlamadığı için din adamları bu kitapların içeriğini işlerine geldiği gibi aktarıyorlardı. Ve farklı yöntemlerle insanları kandırarak halkın servetini sömürüyorlardı. İnsanların Cennetlik mi yoksa Cehennemlik mi olduğuna karar veriyorlardı mesela; İnsanların özgeçmiş dosyalarına ve yaptığı işlere bakarak para karşılığı Cennete ve ya Cehenneme gidecekleri hakkına bir belge veriyorlardı. Cennetten ev veya arsa kiralattırıp satıyorlardı; insanları öbür dünyayla aralarında ruhani bir bağ olduğuna inandırmışlardı. Yani insanlar din adamlarına para verip onların Cennette kendileri için yer ayırttıklarına inanıyorlardı. Günah çıkarttırıyorlardı; insanlar bunun için kilisede bir odaya girer, perde arkasındaki bir din adamına (yüz yüze olmayınca insanlar daha rahat anlattığı için) işlediği suçu/günahı söylüyordu. Perdenin arkasındaki kişi de işlediği günahların bedeli olarak suçunun büyüklüğüne göre belirli bir ücret vermesini ya da fedakarlıkta bulunmasını ve ya bir şeyi kurban etmesi gerektiğini söylüyordu. Tabi diğerleri de denilenleri uyguluyordu. Yüzyıllar sonra filan zulümler insanların canına tak etti. Dini reddettiler, kargaşa çıkardılar, din adamlarına karşı ayaklandılar. İç savaş mı emin değilim ama rönesans yani, tüm devlet için bayağa köklü değişiklikler oldu. Din adamlarının baskısından kurtulunca ülke gelişmeye başladı. Osmanlı’nın çöküş zamanında halk kendi kendine “Avrupalılar dini reddedince gelişmişti. Eğer bizde reddedersek biz de yeniden gelişebiliriz.” Diye düşündüler ve aşağı yukarı halkın yarısı İslam dinini reddetti. Bu işe yaramadı tabi, ve yaptıkları en büyük hataydı. Çünkü bizim dinimizde yanlış olan hiçbirşey yok ki. İslam dini kıyamete kadar bozulup değişmeyecek olan tek din. Ve nereden bakarsanız bakın bu dinde çelişen hiçbirşey bulamazsınız.
26 Temmuz 2018 Perşembe
Fetö’den bahsetmek istiyorum biraz da. Asıl ismi Cemaat ve ya Hizmet olan bu grup şu an Türkiye’de terörist olarak anılıyor. Türkiye’de, çünkü başka ülkelerde Cemaat’ten insanlara Gülenist deniliyor ve onlara bir çok yardım sağlanıyor. Cemaat 10 yıldan fazladır var ve sadece şu son 2-3 yıldır onlara terörist deniliyor. Neden peki? Neden 10 yıldan fazladır hizmet eden insanlar iyiydi de şimdi mi birden bire kötü oldu? Darbeyi ele alalım. 15 Temmuz gecesinde bile ne kadar can kaybı oldu. Ne kadar kargaşa oldu. Bir de ülkeyi teröristlerin elinden kurtardık diye kutlama yapıyorlar. O gece onca asker öğrenci aslında tatbikat bahanesiyle sokağa çıkarılmıştı. Bu olayların gerçek olduğuna inanıyor musunuz? Cidden o tankları sadece yolun önünde durarak durdurduğunuza inanıyor musunuz? Eğer darbe gerçek olsaydı o tanklar önündeki herkesi ezerdi. Askerler devletin başındaki başkanı oturduğu tahtından indirir, kendi seçtikleri birini başa geçirirdi. Ve kimsede bunun olmasına engel olacak bir eylemde bulunamazdı. Peki bunlar niye olmadı diye sormadan cevabını kendim vereyim. Bunların hepsi birer düzmeceydi. Çok bariz. Ve hala ciddi ciddi kutlama yapanlar var. Aslında şehitler için anma töreni yapmaları gerekirdi ama o ayrı. O olaydan sonda yüzbinlerce kişiyi evlerinden alıp içeriye tıktılar. Binlerce kişi hapishanelerde hastalıklardan dolayı öldü. Yüzlerce küçük çocuklu anneyi bebekleriyle birlikte içeriye aldılar. Bir sürü bebek daha dışarıyı anlayamadan o gri, soluk renkli dört duvarların arasında kaldı. Yüzbinlerce kişiyi işlerinden attılar ve binlerce kişi yurdundan, yuvasından oldu. Bu insanlara yazık değil mi? Bu insanların suçu ne? Zorda kalanlara yardım etmek mi? Yoksa Allah’ın dinini yaymak mı? Size göre dini kullanarak kitle toplamaya çalışan bir grup mu bu? Eğer öyleyse siyaseti İslam’a karıştıran, bu yolla neredeyse her konuşmasında insanları Fetö’ye karşı kışkırtan, İslam güncellemesi getirmeye çalışıp kendinin Halife olmasını söyleyen ve halk tepki gösterince bu kararı geri çeken o çok değerli Cumhurbaşkanının yaptığı ne oluyor acaba? Ben küçükken annem bir dernekte yapılan sohbetlere giderdi. Bazen orada başkalarının da küçük çocukları olur onlarla oynardım. Bazen de boş boş dolanıp pek anlamasam da yetişkinlerin sohbetini dinlerdim. Konuları tam anlamamama rağmen bir kere bile orada kötü birşeyler konuşulduğunu hatırlamıyorum. Benim iki farklı Coşkun Koleji’nde okumuşluğum da var. Oradaki sistem olsun, öğretmenler olsun, rehberlik olsun hepsi çok iyiydi. O ortamlarda bulunup öyle insanları tanıdığım için de ayriyetten onların masum olduklarını biliyorum. Sırf bankada paraları olduğu için bile zarar görüyorlar. Kimse yok mu diye bir dernek vardı eskiden. Bilindik bir dernekti diye söylüyorum. Tek yaptığı Afrika’da okullar açmak ve oradaki zor durumda olanlara yardım eden, gönderen kişilerin ne gibi kötülükleri olabilir ki? Şu hala bahsedilen büyük İstanbul depremini biliyorsunuz. Bence şöyle olacak; ülke zaten kötüye gidiyor. Sonra büyük bir hasar alıp yıkılmaya başlayacak. Ondan sonra zaten bilmem kaç yıldır yurt dışına dağılan Cemaat’ten insanlar gelip ülkeyi onaracak. Ondan sonra ülkeyi yeniden geliştirip ilerletmeye çalışacaklar. Ya da çalışacağız. Bu yaşanan olaylar konuşulup anlatılacak. Hatta belki kitapları ve “Selam”, “Birleşen Gönüller” gibi filmleri çıkacak. Ama bu süreç bana zor ve uzun olacak gibi geliyor. Çünkü sadece baş değil, bunun olması için kurulması gereken kocaman bir zincir var. Bunlar olurken umarım en kötüler çoktan yok olmuş olacak ve ya çürüyecekler
23 Temmuz 2018 Pazartesi
Bu yazımda devrim ve ülkenin değişimi hakkında konuşmak istiyorum. Devrim nedir? Bir ülkeyi yönetimi/sistemiyle kökünden değiştirmektir. Bu işlemi yapan kişilere de devrimci denir (Kötü bir başlangıç. Herkesin devrimi bildiğine eminim). Devrimci olduğunu söyleyen insanlar genelde Kemalist’tir. Bunların da aslında çok azı gerçekten yönetimin değişmesini ister. Kimsenin kolay kolay Atatürk’ün kurduğu sistemi devirmek isteyeceğini sanmıyorum. Ama bence şu vakitten sonra yönetim biçiminin gerçekten değişmesi gerekli. Yani sonuçta ülkenin, ekonominin gittiği yeri görüyorsunuz değil mi? Mesela, (çok ayrıntıya girmeyerek) Benin düşündüğüm yönetim biçiminde ülkenin başındaki kişiler istediği şeyi yapacak güce sahip olmayacak. Onun kararlarını denetleyen başka birileri olacak falan.
Bu arada devrim öyle kolay ve sakin birşey değildir. Uzun sürer, savaş ve çatışmayla olur. Böyle zorlukları görüp hemen pes eden kişi de devrimci değildir.
Devrim ve darbe benzer şeyler. Ama ne kadar benzeseler de farklılar. Darbe planlanarak olur. Devrim ise durumdan bıkmış halkın ayaklanmasıyla olur. Devrimde sistemindeğiştirirler. Darbede ise sistemin başındaki kişiyi değiştirirler. İlk başta aklımda bayağa şey vardı ama bu konuda yazıcak pek doğru düzgün birşey bulamadım.
20 Temmuz 2018 Cuma
Adalet sarayının önündeki masum yavrular
Bana belli bir süre önce gönderilen linkteki bu makaleyi (ya da yazıyı) bu blogda paylaşmayı, bloğun içeriğinden dolayı uygun olduğunu ve en azından birilerinin ilgisini çekiceğini düşünüyorum.
———————————————————————————————————————-
Abdullah Sözüvar
Uykum gelince dişlerimi fırçalayıp tuvaletimi de yaptıktan sonra mutfağa gidip; “Anneciğim, benim uykum geldi yatacağım, sana iyi geceler” dedim, boynuna sarılıp öptüm. Annem, “Sana da iyi geceler, güzel Zehra’m” diyerek o da beni öptü. Kardeşim Mert benden önce uyumuştu. Sütünü içince bir süre sonra dayanamayıp olduğu yerde uyuyakalmıştı. Babam oturma odasındaydı. Yanına gittim. Babam yatsı namazını kılıyordu. Bitirmesini bekledim, bitirince de yanağına öpücük kondurup; “Babacığım ben yatacağım, iyi geceler. Namazını da Allah kabul etsin” dedim. Babam, “Dur bakalım Zehra Hanım öyle öpüp kaçmak yok. Bir de ben seni öpeyim. Duan için teşekkür ederim. Ama bu dua az, yatağına girince bana ve tüm insanlara biraz daha dua et ve öyle uyu, tamam mı?” dedi, yanağımdan ve alnımdan öptü. “Şimdi oldu, haydi bakalım Allah rahatlık versin” diye de ekledi.
Odama geçip pijamalarımı giydim ve yatağıma uzandım. Önce annemin öğrettiği “Yattım, Allah’ım kaldır beni, nur içine daldır beni, can bedenden ayrılırken imanımla gönder beni.” duasını ettim. Sonra da, “Allah’ım babam senden neyi istiyorsa istediğini istediği şekilde ona nasip et. İnsanları da kötülüklerden koru.” diyerek sağ tarafıma dönüp uyudum.
Gece tuvaletim geldi, uyandım. Hava daha tam aydınlanmamıştı. Çok ses yapmadan tuvaletimi yapıp yatağıma tekrar yattım. Bir süre uykuya dalmaya çalıştım. Nedense bir türlü dalamadım. O esnada aklıma arkadaşım Zeynep geldi. Zeynep’i düşündükçe çok üzülüyordum. Canım çok yanıyordu. Geçen hafta evlerine polis gelmiş ve babasını tutuklamışlardı. Şu hayatta en çok sevdiğim arkadaşımdı Zeynep. Hem sınıf arkadaşımdı hem de oturduğumuz binalar karşı karşıya olduğu için mahalleden arkadaşımdı. Babası götürülünce kim bilir ne kadar üzülmüştür, canım arkadaşım?
Ben bunları düşünürken sabah ezanı okunmaya başladı. Annem ve babam, sabah namazını kılmak için kalktılar. Onlar namazlarını bitirdiler. Tam, geri yatacaklardı ki kapımızın zili çaldı. Annem zilin sesini duyunca, “Hayrolsun sabah sabah. Komşularımıza birşey olmamıştır inşaallah” deyince, babam, “Dur hanım, hemen telaşlanma” diye karşılık verdi ve kapıya doğru yöneldi. O sırada zil tekrar çaldı. Zile basan kişi aynı zamanda eliyle kapıya da vuruyordu. Gürültü artınca ben korkmaya başladım. Tabi doğal olarak korkunca da “Anneciğiiim!” diye bağırdım. Annemin yanıma gelmesini beklemeden ben onların yanına gittim. Babam kapının gözleme deliğinden baktı, kapıyı açtı.
“Hayırdır memur bey, buyrun” dedi. Kapıda polis amcalar vardı. İçlerinden biri, “Mustafa Bey, elimizde savcılığın arama ve yakalama kararı var. Evi arayacağız, sizi de gözaltına alacağız.” dedi. Babam evrakı inceledi sonra da “Buyrun memur bey, siz görevinizi yapın.” diyerek polis amcaları içeriye davet etti.
Onlar salona geçtiler. Babam bana, “Haydi güzel kızım sen yatağına geç, korkma kötü bir şey olmayacak inşaallah.” dedi. Ben de babamı üzmemek için odama geçtim ama heyecandan odamda duramadım.
Yaklaşık iki saat evimizin altını üstüne getirdiler. Her tarafı didik didik aradılar. Sanki bir doktorun evini değil de onlarca insanı katletmiş teröristin evini arıyorlardı. Aramanın sonunda, annemle babamın özenle sakladıkları, ara ara bakıp hatıraları tazeledikleri, düğün görüntülerinin olduğu Cd ile anasınıfı öğretmeni olan annemin öğrencilerine okulda yaptırdığı etkinlikleri arşivlediği flash belleği buldular. Buldular derken zaten onlar gizli bir yere saklanmış değildi. Cd yatak odasındaki çekmecede, flash bellek ise annemin çantasındaydı. Onları ve annemle babamın telefonlarını delil torbasına koydular. Babam, “memur bey düğün cd’sini almasanız, onun yedeği yok.” demesine rağmen, “Olmaz kardeşim, bizi ilgilendirmez, dijital tüm materyalleri almamız emredildi.” cevabını aldı.
Polisler aramayı bitirip bir şeyler yazıp çizmeye başladıkları sırada annem mutfakta kahvaltılık bir şeyler hazırlamıştı. Babamı yanına çağırarak, “Bey, yazık memur beyler geceden bu yana çok yorulmuşlardır. Söyle de sıcak çay içip bir şeyler atıştırsınlar.” dedi. Babam da, “Memur bey, hanım çay hazırlamış. Buyrun siz birşeyler atıştırın, ben de bu arada hazırlanayım.” dedi. İçlerinden biri diğerinin kulağına eğildi ve “Yahu arkadaş, bunlar nasıl terörist, biz adamı tutuklamaya geldik. O bize ikramda bulunuyor. Vallahi anlayamadım” cümlelerini fısıldadı.
Babam kardeşimle benim odamıza geldi. Kardeşim uyuyordu. Onu uyandırmamak için usulca yatağına yaklaştı ve öpüp kokladı. Benim yanıma geldi, o esnada ben ağlıyordum. Arkadaşım Zeynep’in yaşadıkları zihnimdeydi. Babam ağladığımı görünce “Zehra’m ağlama, üzülme güzel kızım. Bunlar geçecek, çabucak gidip geleceğim, kendine dikkat et.” dedi. O beni öptü, ben de onu öptüm. Sarıldık ve ayrıldık.
Babam hazırlandı ve anneme “Canım karıcığım, Fatma’m, kendine ve yavrularımıza iyi bak. Hakkını helal et. Allah’a emanet olun.” dedikten sonra sarılarak veda etti. Polis amcalarla çıkıp gittiler.
Onlar gidince ben, anneme sarılıp ağladım. Annem çok üzülmüştü. Bunu hissedebiliyordum. Ancak annem yaşadığı üzüntüyü beni daha da fazla üzmemek için saklamaya çalışıyordu. Bir taraftan darmadağın olan etrafı toparlamaya çalışıyorduk, bir taraftan da ne yapacağımızı düşünüyorduk. Daha dün akşam annemle babam plan yapıyorlardı. Plan yapmak zorundaydılar çünkü ikisi de binlerce insanla aynı kaderi paylaşıyorlardı. Ortak kader meslekten ihraç olmaktı. Babam hiç olmazsa kendi muayenehanemi açarım düşüncesindeydi. Annem de bir süre dinlenmeyi kendi çocuklarına bakmayı düşünüyordu. Planları buydu ama evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Biz bunları zihnimizden geçirirken kapı zilimiz tekrar çaldı. Bu sefer kardeşim Mert de zilin sesine uyandı.
Annemin yüreği yerinden çıkacak gibi oldu. Kafasından geçenler diline düşüverdi; “Allah’ım bu sefer de beni almaya gelirlerse iki masum yavrucak ne yapar, onları kime bırakırım, onlara ikimizin yokluğunda kim bakar? Telefon da yok ki annemleri arayayım.” diye söylenirken zil tekrar çaldı. Annem üstüne başına çekidüzen verdi. Kapıyı açtı. Karşısında tekrar polis amcaları görünce bir anda kapının önüne yığılıverdi, bayıldı. Kardeşim ve ben annemin yanına koşup ona sarılıp bağrışmaya başladık. Polis amcalar önce şaşırdılar. Sonra da bizi içeri alıp annem için ambulans istediler. Ambulans gelinceye kadar annem ayıldı ve sakinleşti. Polis amcalara yarım saat önce yaşadıklarımızı anlattı. Kapı tekrar çalınca kafasından geçenleri söyledi. Sonra da karşısında kendilerini görünce gerisinde ne olduğunu kendilerinin de gördüklerini söyledi. Polis amcalar annemin anlattıklarını dinledikten sonra; “Maalesef hanımefendi, tam da düşündüğünüz gibi. Hakkınızda yakalama ve gözaltı kararı var. Hazırlanın bizimle geleceksiniz” dediler. Üzerini değiştirdi. Kardeşime ve bana doyasıya sarıldı. Kocaman kocaman bizi öptü. Kardeşim Mert, annemin gideceğini yeni anladı. ‘Anneciğiiim, bizi bırakma! Bir yere gitmeee! Diye ağlamaya başladı. Ben de kardeşime sarılıp “Mertciğim, annemin bu polis teyzeyle azcık işi varmış. Onu halledip geri gelecek inşaallah. Sen sakin ol.” dedim. Gösterdiğim polis teyze bizim halimizi görünce daha fazla dayanamayıp “Arkadaşlar, ben dışardayım.” deyip çıktı. Polis amcalar anneme, “Hazırsanız çıkalım.” dediler. Annem, “Kızım, komşumuz Hatice Teyze’ye git, selamımı söyle. Anneannenleri arayın.” diyerek son kez sarılıp ayrıldı.
Birdenbire evde kardeşimle yapayalnız kaldık. Önce babamızdan sonra da annemizden ayrılmak zorunda kalmıştık. Kardeşim Mert, babamın da götürüldüğünü bilmiyordu. Ona bu durumu nasıl söyleyeceğimi düşünürken Mert, “Babacığım, babacığııım annemi götürdüler.” diye yatak odasına doğru koştu. Ben arkasından koşup yanına vardım. “Mertciğim, gel şuraya otur. Sana anlatacaklarım var. Bak kardeşim, babamın da işi vardı. Sen uyurken o da gitti. Gitmeden önce seni bol bol öptü. İşleri bitince ikisi de gelecek.” dedim.
Daha 11 yaşımdayken, öyle bir yük yüklenmek zorunda kaldım ki nasıl anlatayım, bilemiyorum. Kardeşimi sakinleştirirken kendi üzüntümü çoktan unutmuştum.
Annemin dediği gibi yaptım. Anneannemlerin telefon numarasını bir kağıda yazdım. Kardeşimi de alıp komşumuz Hatice teyzeye gittik. Olup biteni anlattım. Hatice teyze anlattıklarıma dayanamadı, çok üzüldü. Hemen verdiğim numarayı aradı.Usulünce, durumumuzu anneanneme anlattı. Sonra telefonu bana verdi. Ben de anneanneme iyi olduğumuzu, gelmesi gerektiğini söyledim ve telefonu kapattım. Hatice Teyze’ye teşekkür ettim. Arkasından da oradan ayrılıp, evimize döndük. Eve gelince kardeşime “Mertciğim, önce karnımızı doyuralım, sonra da anne ve babamızı görmeye gidelim mi?” dedim. Kardeşim, “Oleeeyyy, yaşasın, annemi görcem, babamı görcem!” diye çığlık attı.
Hazırlandık. Adliye binası evimize çok yakındı. Hemen arka sokaktan karşı caddeye geçilince varılıyordu. Asansörle indik. Binanın çıkışında el ele tutuşup yürüdük. Adliyenin önüne varınca ilk defa orada farkettim binanın büyüklüğünü ve giriş kısmının üst tarafında yazan ‘Adalet Sarayı’ yazısını. Binanın giriş kapısının yan tarafına varıp bir köşeye oturduk. Oturduğumuzu, içerdeki girişleri kontrol eden polis amcalar gördü. Kardeşime “Mertciğim burda bekleyelim. İçeriye bakalım. Belki annemle babamı görürüz.” dedim.
Akşama kadar bekledik fakat annemle babamı göremedik. Eve döndük. Ertesi gün tekrar geldik. Yine göremedik. Bu arada evde yalnızdık. Anneannem bizden çok uzak bir şehirde yaşıyordu. Üstelik de bir ilçenin köyündeydi evleri. Telefon ettikten altı gün sonra gelebildi ancak. Geldiğinde geceyarısıydı. Bu altı gün boyunca biz evde yalnız kaldık. Her gün adliyeye gittik. Ama hiçbir gün annemle babamı göremedik. Altı gün boyunca sabah kahvaltısı da dahil olmak üzere kardeşimle her acıktığımızda ekmekle biraz peynir biraz da zeytin yedik.
Altıncı günün sabahında yine erkenden uyandım. Kardeşimi de uyandırdım. Yine adliyeye gidecektik. Erkenden gidelim ki annemle babamı belki bugün görürüz diye düşünüyordum. İkimize de ekmek arası peynir yaptım. Yedikten sonra da hemen çıktık.
Adalet Sarayı’nın önüne geldik. Her zamanki yerimize oturup içeriyi gözlemlemeye başladık. Polis amcalar yine bizi gördü. İçlerinden biri ayağa kalkıp bize bakarak dışarıya yöneldi. Ben çok korktum. Acaba yanlış birşey mi yapıyoruz diye. Polis amca kapıdan çıktı yanımıza geldi. Bu arada ben ayağa kalktım. Kardeşimi de kaldırmaya çalışırken “Dur kaldırma, otursun. Sen de otur. Korkma!” dedi. Ben de oturdum. O da yanımıza oturdu.
“Tam altı gündür sizi izliyorum. Her gün buraya aynı saatte geliyorsunuz, aynı yere oturuyorsunuz, aynı yere bakıyorsunuz, sonra da aynı saatte kalkıp gidiyorsunuz. Anlat bakalım güzel kız, siz kim siniz? Niye buraya geliyorsunuz?” diye sordu. Ben de ismimizin Zehra ve Mert olduğunu, tutuklanan anne ve babamızı görmek istediğimiz için buraya geldiğimizi anlattım. Ben başımıza gelenleri anlattıkça polis amcanın şaşıracağını düşünmüştüm. Ama yanılmışım. Bugünlerde bizim gibi olan onlarca aileyle karşılaşmış.
Bize, burada başımızda büyük biri olmadan durmamızın sakıncalı olduğunu, ikimizin de çok küçük olduğumuzu söyledi. O, bunları söylerken ben de içimden, ‘Başımızda büyük biri olsaydı zaten buraya gelmezdik.’ diye söylendim. Dışımdan da, “Anneanneme telefon ettik, yakında yanımıza gelecek.” dedim. Sonra o, “Bak Zehra, hadi evinize gidin, annenizi ve babanızı böyle göremezsiniz.” dedi. Ben de “Polis amca, sakıncası yoksa bugün de akşama kadar bekleyelim. Göremezsek zaten gideceğiz. N’olur izin verin.” diye yalvardım. “Peki, bekleyin bakalım.” dedi ve görev yerine döndü.
Biraz vakit geçtikten sonra adliye binasının arka kapısına iki tane otobüs yanaştı. İçinden insanlar indiriliyordu. Dikkatimi çekti. Kardeşimi aldım. Oraya doğru yaklaştım. Bizimle beraber birçok insan da oraya yöneldi. Haliyle bir anda kalabalıklaşıverdi. Kapının her iki tarafını da polis amcalar kapattı. Birinci otobüsten inenler içeriye doğru gittiler. Kimseyi görememiştim. Bu sırada kardeşime birşey olmasın diye elini sıkı sıkı tuttum.
İkinci otobüstekiler inmeye başladı. O sırada otobüsün kapısından inen birini babama benzettim. “Baba, babacığım ben Zehra.” diye bağırarak otobüse doğru el sallamaya başladım. Benzettim dediğim meğer babammış. O beni görememişti. Sesin geldiği tarafa doğru dönüp “Kızım Zehram, sesini duydum. Nerdesiniz, annen nerde?” diye bağırdı. Ben de ” Babacığım, senden sonra annemi de polis amcalar götürdü. Kardeşimle ben burdayız.” diye bağırdım. Mert de “Babaaa, babacıığım! Ben de burdayım.” diyerek sesini babama duyurmaya çalışıyordu. Bu esnada bizim çırpındığımızı farkeden yanımızdaki iki amca bizi kucaklayıp havaya kaldırdılar. Böylece babamızı daha iyi gördük. Ancak polis amcalar, Onu daha fazla konuşturmadılar. İçeriye doğru götürdüler.
Oraya gelen onlarca kişi kimi kızını, kimi oğlunu, kimi gelinini, kimi eniştesini, kimi annesini, kimi babasını, kimi evladını görme niyetindeydi. Ancak bizim halimizi gördükten sonra kendi dertlerini unutmuşlar bizim için üzülmeye başlamışlardı. İkinci otobüstekilerin de tamamı içeri girince herkes bizim başımıza toplandı. Bizi kucağına alan amca, “Kızım, çocuk başınıza ne işiniz var burda?” diye sorunca ben de yaşadıklarımızı bir bir anlattım. Etrafımızda bulunan herkes hüngür hüngür ağladı. Bana soru soran amcaya ismini sordum. O da isminin Ahmet olduğunu söyledi.
Dışarıda saatler geçmek bilmiyordu. Kardeşim Mert, ikide bir “Ahmet amca, babamlar ne zaman çıkacak? Çıksınlar artık. Ben çok sıkıldım.” diye sorup duruyordu. Ben de çok sabırsızlanmıştım. Bir taraftan da otobüsten inip içeri girenler arasında annemin olup olmadığını düşünüyordum. O sırada kapıdan bir teyze çıktı. Bekleyenlere avukat olduğunu, yarım saat sonra hakimin kararını açıklayacağını, tahmininin hepsinin tutuklanacağı yönünde olduğunu söyledi. Ben, “Avukat teyze, avukat teyze size birşey sorabilir miyim?” deyip yanına yaklaştım. “Avukat teyze, içeridekilerin arasında babam var. Onu otobüsten inerken gördüm. Gözaltına alınanlar arasında annem de vardı ama annemi göremedim. Adı Fatma Cevherli. Siz hatırlıyor musunuz, annemin adını?” diye sordum. Avukat teyze biraz düşündükten sonra “Evet, hatırladım. Annen içerdeydi.” dedikten sonra ben avukat teyzeye gayri ihtiyarisarıldım ve “Çok teşekkür ederim avukat teyze, beni çok mutlu ettiniz.” dedim.
Derken yarım saat geçmişti ki otobüsler adliyenin arka kapısına doğru yanaştılar. Polis amcalar adliye kapısından otobüslerin kapısına kadar koridor oluşturdular. İçeriden kalabalık çıkmaya başladı. “Ahmet amca, size zahmet bizi yine kaldırır mısınız? Belki annemi de görürüz.” dedim. O da bizi kucakladığı gibi kaldırdı. Dört beş kişi çıktıktan sonra annemi gördüm. “Anneciğim, anneciğim! Benim, kızın Zehra. Kardeşim de yanımda.” diye bağırdım. KMert de “Anneee, burdayım.” diyerek el salladı. Annem bizim bulunduğumuz tarafa doğru baktı ve bizi gördü. “Yavrularııım, canlarııım! İyi misiniz?” diye bağırdı. Ben de “Anneciğım bizi merak etme, biz iyiyiz. Anneannemi aradım gelecek.” dedim. O sırada annemi otobüse bindirdiler. Arkadan beş altı kişi daha bindi. Sonra babamı gördüm. “Babacığım, burdayız. Kardeşim de ben de iyiyiz. Bizi merak etmeyin. Kendinize iyi bakın.” diye bağırdım. Ancak babam birşey diyemeden onu alelacele otobüse bindirdiler.
Annemle babamın bindirildiği otobüs hareket etti. Biz ve o otobüste yakını olan herkes, gözyaşlarıyla el sallayarak otobüsü uğurladık. Otobüs gidinc
e Ahmet amca, “Gelin bakalım, çocuklar. Sizi evinize bırakayım. Ama önce bizim eve gidelim. Karnımızı doyuralım.” dedi.
Adalet Sarayının önünden “adaleti” bulamadan arabaya binip Ahmet Amca’nın evine gittik. Karnımızı doyurduk. Ahmet amcanın da eczacı olan kızıyla, mühendis olan damadı tutuklanmış. Ahmet amcanın eşi Hatice teyze bize çok iyi davrandı. Durumumuza çok üzüldü. Ahmet amca, “Çocuklar bu gece bizde kalın, sizi yarın bırakayım evinize.” dedi. Ben de “Ahmet amca, yaptığınız her şey için çok teşekkür ederiz. Ama bizim eve gitmemiz lazım. Anneannem gelecek. Bizi evde bulamazsa çok endişelenir. Durumumuzun tamamını bilmiyor. Telefonda sadece gelmesi gerektiğini söyledim. Belki de gelmiştir. Bizi bırakır mısınız?” dedim. O da “Tamam bakalım, haydi gidelim o zaman.” diye karşılık verdi. Kardeşimle birlikte Hatice teyzeye teşekkür ettik. O da bize sarıldı öptü. “Çocuklar, ben sizi ziyaret edeceğim. Yanınıza geleceğim. Korkmayın, kısa sürede anneniz ve babanız da dönecekler inşaallah.” diyerek bizi uğurladı.
Arabada evimize doğru giderken Ahmet amca, “Çocuklar, eve vardığımızda anneanneniz gelmemişse itiraz istemem, tekrar bize gideceğiz, kabul mü?” diye sordu. Mert, hemen “Tamam Ahmet amca,geliriz. Ben zaten evde ekmek zeytin yemekten usandım.” dedi. Ben de “Ahmet amca, geliriz ama bir şartla. Anneannemizi arayıp yola çıkıp çıkmadığını öğreneceğiz. Ondan sonra geliriz size.” dedim. Ahmet Amca, “Bana uyar.” dedi.
Evimize geldik. Binadan içeri girdik. Asansörle evimize çıktık. Asansörden inince kapımızın önünde anneannem oturuyordu. Bizi bulamayınca ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüştü. Mert’le birlikte “Anneanne, anneanneciğim!” diye bağırarak ona doğru koştuk. Sarıldık. Doya doya biz onu, o bizi öptü. İçeri girdik. Her şeyi anlattım, zaten ağlamaktan harap olmuştu. Bir de yol yorgunluğu. Üstüne bir de bizim yaşadıklarımızı duyunca anneannem iyice bitap düştü.
Artık evimizdeydik ama anne babamız yoktu. Böylece, ne zaman biteceği belli olmayan bir ayrılık başladı. Ben henüz 11 yaşındaydım…
19 Temmuz 2018 Perşembe
Başlık yok çünkü güzel birtane bulamadım
Merhaba, bu bloğu yazmamı geliştirmek, okuyucu toplamak ve düşüncelerimi paylaşmak kısacası yazdıklarımı yayımlamak için açtım. Umarım yazdıklarım boş gitmez ve okunur.
————————————————————————————————————————
Bu yazıyı bilgilerimi ve görüşümü paylaşmak için yazıyorum. Ülkenin durumunu herkes biliyor zaten açıklamaya gerek yok. Yok siyasettir, yok fetödür, Yok ahlak sorunudur. Peki bunun nedeni ne? Olaylar bu noktaya kadar nasıl geldi? Bunu dindar kesim ve diğer kesim olarak anlatarak günümüze gelene kadar gelicem. Bazılarınız Osmanlı’nın çöküş dönemlerinde dinin bozulmaya başladığını biliyor olabilir. Ondan sonra ülke dindar kesim ve diğer kesim diye ikiye ayrıldı. Dindar olmayan kişiler eğitime, kariyere filan odaklanırken, dindar kesim mesela koz çocuklarını çoğunlukla okutmuyordu. Kızlar çok baskı altındaydı mesela. Okuyan kızlar sınıflarındaki bir erkekle konuştuğu için namusumuz kirlendi diye ölüm olayları bile oluyormuş. Tabi bu arada dindar olmayan kesim ülkenin siyasetini ve diğer önemli meslekleri almıştı. Ondan sonra Fetullah Gülen İzmir’de vaaz vermekten başlayarak eğitimin önemli olduğunu, kız erkek herkesin okumaya ihtiyacı olduğunu ve dinde baskı olmaması gerektiğini vb. anlattı. Yetiştirdiği öğrencilerden ve onun sohbetlerini sevip ona destek olan, katılan kişilerden cemaat/hizmet (şu an fetö olarak anılan) diye bir topluluk oluştu. Bu grup eğitim alıp meslek sahibi olunca çoğu dindar olmayan kişilerden daha iyi iş çıkarmaya başladılar. Sonra bu durum dindar olmayan kesimi rahatsız etti ve cemaate karşı düşmanlık ve nefret beslemeye başladılar. Aslında siyasi güçler ve bazı diğerleri hep onlardan kurtulmak, okulları ve dernekleri kapattırmak istiyordu ama bunun için geçerli bir sebep bulamıyorlardı. Biliyorsunuzdur eskiden Fetullah Gülen ve Recep Tayyip Erdoğan çok iyi anlaşıyordu. Sonra tam bilmiyorum ama Recep Tayyip cumhurbaşkanı oldu, cemaatten polisler yolsuzluklarını ortaya çıkardı. Sonra buda cemaate düşman kesildi. Ama dediğim gibi, eskiden anlaşıyorlardı. Ve hatta Erdoğan’ın çocukları cemaatin okullarında yetişmişti. Çıkarı olunca iyi, İşine gelmeyince kötü. Bir şeyleri çağırıştırıyor mu? Neyse 15 Temmuz olunca ellerine iyi bir sebep geçti. Fetö’yü darbeyle suçladılar. Kurumlarını kapattılar. 100 binlerce kişi içeri tıktılar. Ben buna modern soykırım diyorum. Altan altan yani. Bu durum dindarları sevmeyen kişilerin işine geldi ve hoşuna gitti. Erdoğan’ı destekleyen kitleden bahsetmiyorum bile. Adam “bana vahiy geldi” dese inanır onlar. Ekşi Sözlük’te okuduğum birşeyi ekleyeyim. “ Ak partililere sorduğumda cevabını alamadığım tek soru şu; eğer 15 Temmuz olayı gerçekse, daha kendi emri altındaki askerlere söz geçiremeyen komutan ne kadar başarılıdır? Böyle bir ülke ne kadar başarılıdır?” Cidden. Eğer fetö teröristse, darbe aslında gerçekse, askeri birliğin içine bile teröristlerin sızdığı bir devlet ne kadar daha ilerleyebilir? Böyle bir ülke daha ne kadar dayanabilir? Bence asıl suç kimde biliyor musunuz? Bu zulme sessiz kalanlarda, buna tamamen karşı olupta birşey yapmayanlarda. Aslında buna karşı olan insanlar bir araya gelse üstesinden gelebilirler. Bende bunu bekliyorum. Ve son olarak, “susma, sustukça sıra sana gelecek” bu lafı aklınıza sokun.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
İlk yazımda Osmanlı’nın çöküş dönemlerinde dinin bozulmaya başladığından bahsetmiştim. Şimdi bunu anlatıcam. Ondördüncü yüz yılın Avrupa’nın...
-
Fetö’den bahsetmek istiyorum biraz da. Asıl ismi Cemaat ve ya Hizmet olan bu grup şu an Türkiye’de terörist olarak anılıyor. Türkiye’de, çün...
-
Bu yazımda devrim ve ülkenin değişimi hakkında konuşmak istiyorum. Devrim nedir? Bir ülkeyi yönetimi/sistemiyle kökünden değiştirmektir. Bu...